1 Mayıs 2008 Perşembe

İSLAM SAVAŞ DİNİMİ?

Kuran’a göre savaşın sınırları
Kur’an’daki savaş ile ilgili ayetler inkarcılar tarafından kasıtlı olarak çarpıtılıp kullanılmaya çalışılmaktadır. Ayetlerdeki ifadeler metnin ana akışından koparılarak farklı yorumlanır. Oysa bu ayetler Kur’an’ın genel mantığı ve konunun akışına göre değerlendirilse durum daha bir açıklık kazanacaktır. Tevbe suresinde ki ayet şöyledir:
Kendilerine kitap verilenlerden, Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resûlü’nün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini (İslam’ı) din edinmeyenlerle, küçük düşürülüp cizyeyi kendi elleriyle verinceye kadar savaşın. (9 Tevbe Suresi, 29)
Ayetteki ifadeye dikkat edilirse burada savaşmanın emredildiği insanlar tüm kitap ehli değildir. Bunlar kitap verilenlerden bir gruptur. Bunlarla savaşmak istenmesinin nedeni yine onların Müslümanlarla savaşmalarından dolayıdır. Eğer Tevbe suresi başından itibaren okunursa konu daha iyi anlaşılacaktır.Savaş ile ilgili ayetleri Kuran’ın bütünlüğü içinde değerlendirmek lazımdır. Tüm bu iddiaların aksine Kuran’a göre savaş savunma amaçlı yapılmalıdır. Başka insanların topraklarını fethetmek için yapılan savaş Kuran’a göre dini bir savaş olamaz. Tarih boyunca fetih amaçlı İslam devletleri bazı savaşlar yapmış olabilir. Fakat bunların hepsi dini savaşlar değil, siyasi savaşlardır. Allah bu tarz bir savaşı yasaklamaktadır. Bakara suresinde şöyle buyrulmaktadır:
Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah, aşırı gidenleri sevmez.Onları, bulduğunuz yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, öldürmekten beterdir. Onlar, size karşı savaşıncaya kadar siz, Mescid-i Haram yanında onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa siz de onlarla savaşın. Kafirlerin cezası işte böyledir. Onlar, (savaşa) son verirlerse (siz de son verin); şüphesiz Allah, bağışlayandır esirgeyendir. (Yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya ve din (yalnız) Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur. (2 Bakara Suresi , 190-193)
Bu ayetlerden anlaşıldığı gibi savaş ancak savaşanlara karşı yapılır. Üstelik bu savaşta aşırılığa gidilmemesi için Allah, inananları uyarmaktadır. Savaş esnasında karşı taraf savaşa son verip aman dilerse, Müslümanlar buna uyar ve savaşa son verirler. Kuran’da savaşın ancak savunma amaçlı olduğunu yukarıdaki ayetlerde görmüştük. Bunun dışında saldırı olduğunda ise Allah Müslümanların bu saldırganlığa karşı cevap vermelerini ve tüm güçleriyle bu saldırganlarla savaşmalarını ister. Tevbe suresindeki ayetler şöyledir:
Yeminlerini bozan, elçiyi (yurdundan) sürmeye çabalayan ve sizinle ilk defa (savaşa) başlayan bir toplulukla savaşmaz mısınız? Korkuyor musunuz onlardan? Eğer inanıyorsanız, kendisinden korkmanıza Allah daha layıktır. Onlarla çarpışınız. Allah, onları sizin ellerinizle azarlandırsın, hor ve aşağılık kılsın ve onlara karşı size zafer versin, mü’minler topluluğunun göğsünü şifaya kavuştursun. Ve kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (9 Tevbe Suresi, 13-15)
Savaşta kararlı ve güçlü olmanın hem savaşın daha çabuk bitmesini sağlayacağı, hem de muhtemel savaşlar için caydırıcı bir örnek oluşturacağı açıktır. Saldırganlara karşılık vermek ve onları bu hareketlerine pişman etmek sonuçta barışı korumak için en doğru yol olacaktır.Bunun dışında bir de Allah, Müslümanlardan zayıf bırakılmış, eziyet gören, muhtaç insanlar için yine onları koruma amaçlı savaşa izin vermektedir:
Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahip) gönder, bize katından bir yardım eden yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz? (4 Nisa Suresi, 75)
Bu tür bir savaş da şiddetten değil aksine merhametten doğmaktadır. Zalimliğe karşı İslam, mazlumu kuşatıcı ve koruyucu olunmasını inananlara öğütler. Barış durumunda ise Allah, iman edenlerden iyiliği ve adaleti ister. Burada amaç savaşa karşı barışın korunup muhafaza edilmesidir:
Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. (60 Mümtehine Suresi, 8)
Karşınızdaki grup hangi dinden olursa olsun eğer barış içinde yaşamak istiyorsa, bunlara karşı inananların yaklaşımı Kur’an’a göre sadece dostane bir yaklaşım olabilir. Dolayısıyla bu ayetler bir bütünlük içinde okunup değerlendirildiğinde ortada bir çelişki yoktur.


Tarihte meydana gelen bütün savaşlarda İslâm'ın şerefi, bütün bu davranışların hiçbirini yapmayı kendine yakıştırmamıştır. Oysa uygar ülkeler aydınlanma çağı dedikleri bu çağda bu davranışların en feci biçimlerini, en korkunç türlerini işlemişlerdir. Evet. Bu sözde aydınlanma çağı, kadınları, çocukları, hastaları öldürmeyi; gece baskınları düzenlemeyi; sivillere, masum halk yığınlarına geceleyin silahlarla, bom-balarla saldırmayı, toplu kıyımlar yapmayı mubah saydı.
İkinci Dünya Savaşında Almanlar, Londra'ya füze saldırıları düzenleyerek binaları yıkmadılar mı; kadınları, çocukları, masum sivilleri öldürmediler mi? Almanlar binlerce esiri öldürmedi mi? Yine o savaşın sırasında müttefikler binlerce bombardıman uçağını Almanların çeşitli şehirlerini yıkmak için kullanmadı mı? Amerika, Japonya'nın şehirlerine atom bombası atmadı mı? Füzeler, atom ve hidrojen bombaları gibi modern kitle imha silahlarının icadından sonra eğer üçüncü bir dünya savaşı çıkar da savaşa katılan devletler bu silahlara baş vururlarsa, dünyanın ne yıkımlar, acılar, ıstıraplar yaşayacağını sadece Allah bilir. Yüce Allah, insanlara doğru yolu göstersin, onları sırat-ı müstakime iletsin."

Kadın mı Üstün Erkek mi ?

Kuranı Kerim de erkeğin kadından üstün yaratıldığı açıklanmıştır. Bununla birlikte güzel çirkinden, zengin fakirden, sağlıklı hasta olandan üstün yaratılmıştır.
34- Erkekler, kadın üzerine idareci ve hakimdirler. Çünkü Allah birini (cihad, imamet, miras gibi işlerde) diğerinden üstün yaratmıştır. Bir de erkekler mallarından (aile fertlerine) harcamaktadırlar ...( 4/34 )
Fakat bu ayeti kerimeyi islam karşıtları yine kendi işlerine geldikleri gibi yorumlarlar. Bu ayetin ne anlama geldiğini yine kuranı kerime ve hadislere bakarak açıklayalım.
Aşağıdaki ayetler ve hadisler ise üstünlüğün takva ile olduğunu söylemektedir. Takva güzel ahlak, Allah’tan korkarak kötülüklerden el çekerek iyiliğe yapışmak anlamına gelir ve sonsuz dereceleri vardır.
İlk başta çelişki gibi görünsede incelendiğinde şu ortaya çıkar. İlk ayette yaratılıştan bahsediyor. Yani bedensel güçleri ve dayanıklılığı, duygularına kadınlara göre daha hakim olabilme kapasiteleri, sabır ve tahammül gibi hususlarda erkeklerin kadından üstün yaratıldıkları herkesin malumu olduğu bilimsel bir gerçektir.
Fakat devam eden ayetlerden anlaşıldığı üzere herkes yaratılışında ve doğuştan gelen zenginliklerle sınava çekilecek herkes elindeki ile ne yapabildi ise çabasına göre karşılığını alacaktır. Yani güzellik hususunda bir kimse çirkinden üstün olabilir. Zenginlikte fakirden. Allah doğuştan ona bu nimetleri vermiş olabilir. Erkek olarak da yaratıp bedenini güçlü kılmış olabilir. Fakat Allah katında ki beğenilme hususunda ki üstünlük ve asıl değerli olam husus bize verilenle ne yaptığımız. Buna da takva deniyor.
Kuranı Kerim de belki de dünyadaki tüm erkeklerden üstün olan şerefli kadınlardan bahseder. Hz Meryem, Hz Asiye bunlara örnektir.
"Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstün olanınız, takva bakımından en üstün olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir. her şeyden haberi olandır” (el-Hucurât, 49/13).
Hz. Muhammed (s.a.s) de veda hutbesinde aynı durumu şöyle izah etmiştir: "Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız birdir. Hepiniz Âdemdensiniz ve Âdem de topraktandır. Allah'ın yanında en üstün olanınız takvası en fazla olanınızdır. Araplarla Arap olmayanların birbirine karşı üstünlüğü ancak takva iledir" (Ahmed Zeki Safve, Cemheretu Hutebi'l-Arab, Mısır 1962, I, 157).
Başka bir hadiste de Resulullah (s.a.s): "Arabın Arab olmayana hiç bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir" (Ahmed b. Hanbel, V, 411) diyerek, bu hususu te'yid etmiştir.
Hz. Muhammed (s.a.s)'in takva hakkında söylediği diğer bazı hadisler de şöyledir:
"Allah'a karşı takva sahibi olmanızı tavsiye ederim" (Ebu Davûd, Sünen, 5; Tirmiz, İlim, 16; Ahmed b. Hanbel, II, 325).
"İnsanın Cennete girmesine en çok sebep olan şey, onun Allah'a karşı duyduğu takvasıdır" (Ahmed b. Hanbel, II, 392, 442).
Ayetlerin anlaşılmasındaki önemli hsuslardan birisi de şudur. Peygamber efendimiz hadislerinde “sizin en hayırlınız ( üstün olanınız ) eşlerine en iyi iyi davranandır” buyurmuştur. Çünkü üstünlük ve değerli olmak ancak iyi ahlak iledir. İyi ahlakın başı da özellikle birlikte yaşadığınız insanların sizin vesilenizle mutlu olmalarıdır.
Peygamber efendimiz kendisi inşaatta taş taşırken yanına gelen bir yabancının “bu şehrin efendisi kimdir?” sorusuna. “Bu şehrin efendisi en çok hizmet edendir” buyurmuştur. Bu harika cevaptan anlaşıldığı gibi üstünlük yalnızca hizmet etmek, insanlara faydalı olmak iledir. Bir toplulukta ki en üstün kimseyi bulmak için onlara en faydalı olanı bulmak kafidir.
Bu durumdan anlaşılır ki “ erkek kadından üstün yaratılmıştır” Çünkü erkek kadından daha fazla hizmet ederek faydalı olmaya muktedir halde yaratılmıştır.
Dinimize göre kadınlar çalışmak zorunda değillerdir. Kadının tüm ihtiyaçlarını karşılamak erkeğin asli görevidir. Kadın ev işlerini ve yamaği de ancak kendiliğinden isterse yapar bir iyilik olarak. Erkek yiyeceği yenmeye hazır şekilde getirmek zorundadır. Fakat kadının çocuklara iyi bir anne olması, güzel ahlak ve ilim vermesi fazdır. Namuslu olması ve eve eşinin hoşnut olmayacağı yabancıları almaması istenir.
Hizmet ederek hayırlı olan erkek Allah katında da üstün olabilir. Eğer bu üstünlüğü yanlış manada değerlendirir ve takva sahibi olmayarak zulm ederse o zaman hayvanlardan daha aşağı bir dereceye düşebilir Allah katında.
İnsanlar farklı farklı yetenek ve güçlerle dünyaya getirilirler. Fakat asıl üstünlük sahip olduğunuzu nasıl kullandığınızdadır. Ne kadar çaba gösterdiğiniz ve yaşam sorusuna nasıl cevap verdiğinizle ilgilidir.
Dünyada doğuştan üstün olarak seçilmiş kimse yoktur. Peygamberlere dahi doğumlarında verilmiş mucizeler insanları uyarıcı niteliktedir ve gelecekteki görevine dair bir işarettir. Elinde bin altın olandan bin türlü fedakarlık, iki altın olandan da bir fedakarlık istenmiştir. Bu nedenle ne zengin olanın gururlanması ne de fakirin halini beğenmemesi doğrudur. Bu dünya insanların birbirini farklıymış gibi gördüğü geçici bir yanılsamadır. Ölüm 5 duvarı yıkan ve bedeninize hapsolmuş enerjinin duvarlarını yıkan bir kaçıştır. Ancak herkes inandığı ve yaşadığı şeyin rüyasını görecek ait olduğu enerji evreni tarafından çekilecektir. Aynı şimdi olduğu gibi…

KADIN HAKLARI

İslamiyetten Önce Mekke’de ve Dünya’da Kadın Hakları
Cahiliye döneminde kadınların mal olarak görüldüğü ve her türlü iğrençliğe alet edildiğini biliyoruz. Hatta kız çocuklarının geçim sıkıntısı ve kıtlık yaşanacaksa değersiz görülerek diri diri gömüldüğüne de tarih şahittir. Fakat islamiyet kadını en çok korunup değer verilen, kendisine hizmet edilen ve kutsal sayılan bir hale getirdi. Kadın komutanlar, öğretmenler yetişti. Erkeklerle saf tutup namaz kıldılar. İlim öğrenmek isterse, gece bile istedikleri yere götürülmeleri emredildi. Kötü gözle bakmak yasaklandı. İyilik yapmada baş sıraya oturtuldu. Fakat dünyanın geri kalanında durum vahimdi.
Yahudilerin her sabah ettikleri dua şudur: "Ezeli ilahımız, kainatın kralı, beni kadın yaratmadığın için sana hamd olsun" Son günlerin konusu: "İslamiyetin kadına değer vermediği..." Bu hükme dört elle sarılan kışkırtıcılara tavsiye... İnsan evladı iseler "Böyle bir dua yoktur" desinler. Bekliyoruz.
Batı medeniyeti, Eski Yunan telakkileri üzerinde yeşermiştir. Avrupalı, her alanda Yunan düşüncesini temel alır. Yunanlı, kadına köle muamelesi yapardı. Kocaların, kadınları istediği zaman dövme hakkı vardı. Bu kadarla kalsa iyi. Karısını başka birine hediye etme hakkı da vardı. Kadına miras yasaktı. Belki merak edip incelerler diye hatırlattık.
Gene Eski Yunanda, yani batı hayranlarınca medeniyet beşiği zannedilen Yunanda en büyük küfür, birisine "kadın" diye hitap etmekti. Kadın, bütün rezilliklerin anası sayılıyordu. Hesiodos şöyle der: "Zeus, kadınları erkeklere baş belası yarattı. O kadınlar ki işleri güçleri kötülüktür"
Yunanlı, kadının kötü olduğuna o derece inanmıştı ki, erkek erkeğe beraberlik ve homoseksüellik alıp yürüdü. Prof.Dr.Salih Akdemir bu konuda şunları yazıyor: "Günümüz sapıklarının el kitabı durumunda olan "Ziyafet" adlı eser ünlü filozof Eflatun'a aittir"
Hristiyanlıkta da kadın; kötülüğü, şeytana uymayı, ayartıcılığı temsil etmekte... Karı koca beraberliği bile günahların en büyüğü; Aziz Augustin'e göre, bir adamın karısı ile bir fahişe arasında fark yok... Meşhur ilahiyatçı İskenderiyeli Climent bu mevzuda edilebilecek lafların en berbatını söylemiş, şöyle diyor: "Kadın, kadın olmaktan ötürü utanmalıdır..."
Bugün katolik kiliselerindeki evlenme merasimlerinde papazın okuduğu dua şöyledir: "Günahla düşmüşüm annemin karnına, günah işlemiş annem bana gebe kalırken..."
Firavunlar döneminde kadına hiç itibar yoktu. Kadın demek köle demekti.
"Batı dünyasında kadın... Hristiyanlıkta, Musevilikte kadın..."
Bunlar incelenmeden, Avrupa medeniyetinin lokomotifi Eski Yunanı tanımadan, İslam'ın kadına verdiği değeri anlamak güçtür. Pek sayın ilericiler patavatsızlığı "araştırma" sanıyorlar. Diğer kültürler ve dinler incelenmeden, kıyasa gidilmeden varılacak hükümler değersizdir, komiktir.
Avrupa uzun süre "Kadının ruhu var mı, yok mu?" diye tartıştı. Şimdi lütfen bir de şu ayetlere dikkat;
"Erkek, kadın, inanmış olarak kim iyi iş işlerse ona hoş bir hayat yaşatacağız..." {16/97}
"Ben sizden erkek ya da kadın olsun çalışan hiç kimsenin amelini zayi etmeyeceğim. Hep birbirinizdensiniz..." {3/195}
Avrupalılar, "büyücüdür" diye iki milyon civarında kadın öldürdü. Beğenmedikleri kadınların el ve ayaklarını bağlayıp suya atıyorlardı. Batar ise, bu onun büyücü olduğunu gösteriyordu. Batmaz ise gene büyücüdür. Çünkü su onu reddetmektedir... Bir Avrupalı hakim, yirmi bin kadını ölüme mahkum ettiği için senelerce övülmüştür...
{Gürbüz Azak, Zafer Dergisi, Sayı 250, "Hz.Musa'nın ya da Hz.İsa'nın getirdiği dinin suçlandığı sanılmasın; Hz.Meryem de, Hz.Musa'nın annesi de vahye mazhar olmuş yüce insanlardır, sözü edilen tahrif edilmiş dinleridir"}
Ne zaman islamın emirlerine uymada gevşeklik gösterilmeye başlandı kadının hakları yeniden elinden alınmaya başlandı doğu toplumlarında.

İSLAM KÖLELİĞİ NEDEN KALDIRMADI

Herhalde biraz askeri ve siyasi alanlarda bilgisi olan herkes köleliğin savaşlar oldukça kalkamayacağını sadece şekil değiştirebileceğini bilir. Meseleyi biraz daha açalım.

Halkı yada haksız bir nedenden ötürü iki devlet arasında savaş çıktı diyelim. Her iki taraf birbirinden esir aldı ve bir kampa tıktı. Bir takas olursa ne ala. Ama durum takasa izin vermiyor yada bu başarılamıyor. Öyleyse islam ne yapılmasını emrediyor? Ve islamı köleleiği kaldırmadı diye karşı çıkanlar neyi emrediyorlar?

Tarihte görüldüğü üzere savaş esirleri genelde kamplarda tutuluyor. Yahudi ve Filstin kampları buna en güzel örnek. Devlet düşmanı olarak görüp savaştığı insanları lüks ve konforlu bir ortamda türlü zengin sofralar ve hizmetçilerle yaşatmak istemediği için kendince haklı olarak aç ve susuz üst üste yığarak hayvanlara dahi yakışmayan bir hayat yaşatıp sonunda öldürüp geçtiler. Bir çok kadın tecavüze uğradı ve yetişkinler organları için sakat bırakıldı yada öldürüldü. Esir kamları köleliği ortadan kaldırmak için seçeneklerden birisi.

İkinci seçenek herhalde en insanca fakat sonu kötü olanı; esirlei serbest bırakmak. Kaçan esirler ülkenizde edindikleri tüm istihbarat, asker ve silah, çevre gibi bilgileri götürecek ve silahlanıp sizi öldürmek çin yeniden saldıracaktır. Yaptığınız bu insani fiili soyunuz kaçan esirlerin verdiği zararla tükeninceye kadar tekrarlayabilirsiniz.

İslam neyi emrediyor? İddia ediyoruz ya biz hep; Kuran en mükemmel çözümleri sunar çünkü bizi ve bu sistemi yaratan İlahımız bizi bizden iyi bilir.

Allah resulu savaş esirlerini savaşa katınlalar arasında eşit şekilde paylaştırmıştı. Ama hangi şartla;

1 ) Birisi sorduğunda o kimdir diye “o kölemdir” bile demeyeceksin. Kardeşim yada oğlumdur diyeceksin.

2 ) Sen ne yersen o da yiyecek ve ne giyersen o da giyecek. Onu asla sıkıntıda bırakmayacaksın.

3 ) Kölelerinize karşı işlediğiniz suçlar aynı hür bir insana karşı işlenmiş suçlar gibidir. “Kim kölesini öldürürse onu öldürürüz; kim onu hapseder veya gıdasını keserse onu hapseder ve gıdasını keseriz; kim onu hadım yaparsa onu hadım yaparız” (Buharî, Müslim, Tirmizî)

4 ) Köleleri eğitmek, islamı anlatmak ve kendinizi sevdirmek Allah’ın sevdiği övülmüş davranışlardandır. Eğer size düşman olmaktan vazgeçmiş sizi benimseyip sevmiş bir köleyi azat eder, bir yaşam kurmasına yardım ederseniz Allah katında büyük lutuflara mazha olursunuz.

5 ) Kölelere haram işler yaptırmak, ağır ve kaldıramayacakları zorlayıcı işlerde çalıştırmak, hayatlarını tehlikeye atmak yasaktır. Eğer zor bir işi yapmaları gerekirse o zaman onlara yardım ediniz.

Allah resulunun zamanında kölelere tanınan haklar öyle çoktu ki; zengin birinin kölesi olan çarşı ve pazarda gururla dolaşırdı. Çünkü aynı o zengin kişi gibi giyinir, yer ve aynı mahalde yaşardı. Halktan bile pek çok özgür fakir onlara gıpta ederdi.

Ülkemizde bile kötü şartlarda yaşayan pek çok insan bunu duyduktan sonra keşke müslüman ve zengin bir adamın kölesi olsaydım diyecektir. Çünkü o ne yerse yiyecek ne giyerse giyecek ve kendine verilen makul bir miktarda günlük işi yapıp kendine ayrılan evde dilerse eşi ve çocukları ile yaşayabilecekti. Ayrıca Kuran müslüman olan kölelerin evlendirilmesine yardımcı olunması gerektiğini ifade etmiştir.

Hz Muhammed ve ashabının evvelden köle olarak gelmiş halkı azad etmek için tüm servetini neredeyse harcadığını fakat savaşlar devam ettikçe esirlik ve köleliğin devam edeceğini bildiği için savaş esirlerine en insani ve güzel bir şekilde yalaşılması için çalışmışlardır Allah’In emriyle.

İslam tarihine bakıldığında İmam’dan sonra en üstün makama sahip olan müezzin azatlı bir köle olan Bilal-i Habeşi idi. Yine peygamberin sağlığında pek çok köle komutan, alim ve devlet memuru olarak önemli görevler almıştı.

Hz. Ömer (r.a.), “Bilâl efendimiz, ve onu efendimiz Ebu Bekir (r.a.) hürriyete kavuşturdu” derken, bu manâya saygısını ifade ediyordu. İslâm, onları da, âlemşümûl kardeşliği içinde mütalâa ediyor ve her şeyden evvel, “Hizmetçi ve köleleriniz kardeşlerinizdir. Kardeşi elinin altında bulunan her fert, ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onların yapamayacakları işleri emredip onlara yüklemesin. Eğer zor işler teklif ederseniz, behemehal onlara yardım ediniz” (Buharî); “Sizden hiçbiriniz, bu kölemdir, bu câriyemdir, demesin. Kızım veya oğlum, yahut kardeşim desin” (Müslim, Ebu Davud) prensiplerini vazediyordu. Buna binaen, Hz. Ömer (r.a.) Mescid-i Aksa’nın teslim alınması için yaptıkları seyahatlerinde, Medine’den oraya kadar hizmetçisiyle bineği nöbetleşe kullanmışlardı. Hz. Osman (r.a.) devlet reisi olduğu devrede kölesinin kulağını çektiği için, halkın gözünün önünde, kulağını kölenin eline verip çektirmişti. Ebû Zer (r.a.), takım elbisesinin bir parçasını hizmetçisine giydiriyor, bir parçasını da kendi sırtına alıyordu... Bütün bunlarla kölenin de bir insan olduğu, hatta diğer insanlardan farkı olmayan bir insan olduğu anlatılıyor ve böylece bu birinci merhale sağlama bağlanıyordu. Tüm dünya savaş tarihinde esirlere yapılan muameleyi incelediğinizde İslam’ın en şerefli yolu ve en ince davranışı gösterdiğini ve daha iyi bir çözüm olmadığını görürsünüz. Gerçekte sizi öldürmeye teşebbüs etmş hatta aranızdan pek çok kişiyi öldürmüş birinin cezası ancak aynı şekilde ölümdür. Fakat islam kötülüğe iyilikle karşılık vermeyi eğer kötülüğün büyümesine neden olmayacaksa tavsiye eder.

RESULLULLAH'IN EVLİLİKLERİ

“Peygamber Hz Hatice ile zenginliği için, diğer kadınlarla da nefsi için evlenmiş” iddiasına cevap?
Hatice validemiz daha önce iki defa evlenmiş ve dul kalmıştı. Çocukları vardı. Hatice validemizin vefat ettiğinde peygamberimiz büyük bir yas tuttu. Hatta o sene “hüzün yılı” ilan edildi ve müslümanlar arasında hep bu şekilde anıldı. Resulullah onun vefatından sonra üç sene daha evlenmedi. Gelen teklifleri ve tavsiyeleri geri çeviriyordu. Ondan başkasını eş olarak hayatına sokmak istemiyordu. Annemizi hep hayır ve özlem ile yad ediyordu.
Peygamberimiz, Hatice validemizin vefatından üç sene sonra evlenirken şöyle demiştir: "Beni affet Hatice'm, Allah'ın emri olmasaydı evlenmezdim" Evet Peygamberimiz, Hatice validemizin vefatından üç sene sonra Allah'ın emri ile evlenmeye başlamıştır. Hatta Hatice validemiz ihtiyarlayınca Peygamber Efendimize; "Ya Resulullah, ben ihtiyarladım, sen daha gençsin, evlen" dediği zaman, Peygamberimiz; "Ya Hatice bir daha böyle konuşursan sana gücenirim" demiştir. Peygamberimiz (s.a.s.)'de ondan son derece memnundu. O devirde çok evlilik âdet olduğu ve bir çok teklifler aldığı ve aralarında yaş farkı da bulunduğu halde, onun üzerine evlenmedi; ölümünden sonra da onu hep hayırla andı.
Şimdi tarafsız olarak ve aklı selimle düşünecek olursak, Peygamberimiz Mekke şehrinde hatta bütün dünyada en güzel, yani yakışıklı iken, bütün halk tarafından "el-emin" insan olarak telakki edilirken, niçin kendisinden onbeş yaş büyük, hatta iki defa evlilik geçirmiş bir kadın olan Hatice validemizle evlendi? Eğer "Hz.Hatice zengindi de ondan evlendi" denilirse, biz de deriz ki: Hatice validemizle evlendikten kısa bir zaman sonra bütün mallarını fakirlere dağıtmışlardı. Zenginliği için evlenen malların hepsini dağıtır mıydı? Nefsi için evlense, kendisinden onbeş yaş büyük olan Hatice validemizle evlenir miydi?
Fakat örtünme ayetleri gelmişti. Kadınların eğitimi ve özel meseleleri ile ilgili olarak örnek alınacak muallimeler ve müminelerin olması şarttı. Hz Aişe’yi en yakın arkadaşuı olan Hz Ebubekir’in ısrarı ve Allah’ın emrini bu yönde bildirmesi üzerine o zamanın örf ve adetlerine uygun olarak küçük yaşta alıp eğitti. Onun arkadaşlarıyla olan oyunlarına katılıyor, eğlencelere götürüyor ve ibadet ile ahlakın inceliklerini öğretiyordu. Hz Aişe de Hz Resul de her fırsatta birbirlerine olan sevgi ve muhabbetlerini dile getiriyor, iltifatlar ediyordu. Öyle ki sanılanın aksine Allah resulu sık sık ashabı Hz Aişe’nin iyiliğinden ve ona sevgisinden bahsederdi. Hz Aişenin ise Allah resulune olan sonsuz bağlılık ve aşkını anlatan yüzlerce hadisi islam literatüründeki yerini almıştır.
Allah resulunun diğer evlilikleri hiçbir erkeğin istemeyeceği cinstendir. Eşlerinin neredeyse tamamı ya dul, ya çocuklu yada yaşlıdır. Özellikle kocası tarafından müslüman olduğu için boşanan ve eziyet gören kadınlar ve islama yaklaştırılması için diğer kabilelerden kadınlar ile evlenmişti.

Açıktır ki nefsani olan bir insan eşlerinin tamamını genç ve güzel olanlardan seçerdi.

Allah resulu savaşlarda galip gelip ganimaet elde etitğinde eşleri ondan ziynetler istemişti. Diyorlardı ki “neden bizlerin diğer devletlerin melikleri gibi zenginlikleri ve mücevherleri yok”.

Allah resulu tüm malı fakirlere ve islama ısındırmak istediklerine dağıtıyordu. BU yüzen eşlerinin istekleri kendisini çok üzdü. Bu yüzden Allah’ın Kuran’da verdiği izinle onlara eğer dünyayı istiyorlarsa istedikleri kadar zenginliği verip boşamayı teklif etti. Ayrıca kendisi yaşlandığı için eşleriyle ilgilenmek onun için bir külfet, aralarındak çekişmeleri idare etmek bir sorun haline geliyordu. Gecelri ibadet etmek için sık sık izin istiyor ve saatlerce gözyaşları içinde namaz kılıyor, peşi sıra oruçlar tutuyordu.

Her aklı selim insan bilir ve tarihi inceleyerek görür ki; nefsi için evlilikler yapan devlet sultanlarının haremleri ortadadır. Allah resulunun hayatının son birkaç yılında yaptığı sıkıntı veren evlilikler ortadadır. Her akıllı ve vicdan sahibi gayri müslüm insan Allah resulune nefisperest iftirasını atarken vicdanı iki büklüm olmalı, yeniden düşünmelidir.

İslam düşmanlarının taraflı ve bir kısmını öreterek aktardığı bilgilerle karar veren kimse doğru karar veremez. Fakat yaşanılan dönemin toplumsal özelliklerini öğrenerek detaylı bilgiyi edinen kimse ancak doğru bir bilgiye ulaşabilir.

İslamda ki çok evlilik ( dörde kadar ) izni ise ancak bir genişlik ve özgürlüktür hayatı kolaylaştırmak için. Hiçbir kadın istemezse birinin 2. veya 3. 4. eşi olmaz, zorlanamaz ve istemediği kimseye verilemez. Kadın evlenirken dilerse benden başkası ile evlenmeyeceksin diyerek şart koşabilir. Bu şartın bozulması hem boşanma hem de tazminat nedeni olabilir. İslam dinin de hem evlenirken dilediği kadar hem de boşanırken hakimin uygun gördüğü kadar servet verilir. Kadın dilerse mehrin bir kısmından vazgeçebilir.

Erkeklerin dört eş edinebilmesi erkekten çok kadınları koruyucu bir izindir. Öyle arzulanan, zengin ve yakışıklı erkekler vardır ki; kadınlardan onun birkaç eşinden biri olmak isteyen çıkabilir. Bir kadın fakir ve çirkin olan filanca adamın tek eşi olmaktansa zengin ve yakışıklı olan ikinci eşi olmayı tercih ederim diyebilir. Bu sadece bir izindir. Erkeklere ise bir kadın ne kadar güzel ve zengin olursa olsun ikinci ve üçüncü eşi olmak yasaklanmıştır. Hem yaratılış hem de doğan çocukların kimliği gibi meseleler yüzünden bir kadının birkaç erkekle evlenmesi yasaklanmıştır.

Yapılan psikolojik testlerde kadınların birden çok sevgili sahibi olmayı hoş görmedikleri, fakat erkekler için durumun daha esnek olduğu görülmüştür. Kuran’da tek eşliliği tavsiye eder.